Japonya ile Hindistan arasında Güneydoğu Asya

Japonya ile Hindistan arasında Güneydoğu Asya

Amerika Birleşik Devletlerinin 19701i yılların başında Vietnam’da uğradığı bozgun, Güneydoğu Asya için bir dönüm noktası oldu: XVIII. yy’dan beri ilk kez bölgenin geleceği, öncelikle çeşitli bölgesel güçlere bağımlı hale gelmişti. Çin, büyüklüğüyle önemli bir ağırlığa sahiptir, ama içeride çok büyük sorunlarla karşı karşıya olduğundan diplomatik manevra alanı sınırlıdır. Buna karşılık Hindistan ve Japonya, biraz çevre ülkeleri olma durumlarına rağmen, bölgede belirleyici bir rol oynamaktadır.

Japonya 1930-1940 yıllarında askerî olarak elde edemediğini barışçı yollardan başarmak üzeredir: Güneydoğu Asya;yı Tokyo merkezli bir ekonomik alan haline getirmek. Japonya yatırımları, kredileri, yardımları ve ticarî dinamizmiyle, bölge ülkelerinin ekonomileri için örnek bir kutup durumundadır. Japonya’nın gülünün artması ABD’yi rahatsız etmektedir. Japon milliyetçiliğinin yeniden ortaya çıkmasına kaynaklık etmekte ve bölgedeki diğer devletleri kaygılandırmaktadır.

Hindistan’a gelince, bu ülke geleneksel tarım sorununu fiilen çözmüş durumdadır; sanayi ve bilimde yeni yeni başarılar elde etmektedir. Askerî gücünü artırmış, atom silahına ve uzay teknolojisine sahip olmayı başarmış, nükleer denizaltı ve füzeler edinmekte ve Hint Okyanusu’nun koruyucusu rolünü oynamaya hazırlanmaktadır.

Güneydoğu Asya’da en önemli jeopolitik koz -Kampuçya’da da ekim 1991’de’barış anlaşması ve 1993’te ilk demokratik seçimler yapıldığına göre-savaşlarla mahvolan Çinhindi ekonomilerinin yeniden yapılanmasıdır. Bölge ül-keleriyse Japonlar ile Hintliler arasındaki bu konudaki rekabetin boyunduruğundan kurtulmak üzere örgütlenme çabası içindedir.

Japonya ve ordusu

Japonya, büyük bir sanayi gücü olma konumuna uygun olarak, siyasî ve askerî sorumluluklar üstlenmeli midir ? 1980’li yılların başında açıkça sorulan bu soru, anayasasında « ulusun egemenlik hakkı olarak savaşı ebediyen reddetmiş » bir ülke için temel öneme sahiptir. Tartışma, askerî bütçe tavanının GSMH’nm en çok yüzde l’i olarak saptanması (gene de dünyada altıncı sıradadır) çevresinde billurlaşmıştır. Gerçekten de şimdiki Japon « Öz Savunma Kuvvetlerini » tam anlamıyla bir orduya dönüştürmek için bu eşiğin aşılması gerekmektedir. Japon kamuoyu yeniden silahlanmaya karşıdır. Ama bu düşünceyi besleyen de sadece, ekonomik başarıya dayanan yeni bir yurtseverlik dalgası veya savaş tarihini yeniden gözden geçirmek ve Japonların « suçluluğu »nun üzerine bir çizgi çekmek ihtiyacı değildir. Bu düşünce her şeyden önce Japonya ile « koruyucusu » Amerika a-rasındaki ilişkilerin bozulmasının sonucudur.

1983-1988 dönemine ait beş yıllık askerî harcamalar planı (60 milyar dolar) silahlı kuvvetlerin bütün dallarının önemli ölçüde modernleştiril-mesini sağlayacaktı. (Ja-ponya’nınl991 askerî harcamaları 16,464 milyar dolardır). 1983 başında Japon Öz Savunma Ajansı’nın adı Savunma Ajansı olarak değiştirildi.

Hindistan’ın askerî gücü

Hindistan 30 yıldan kısa bir süre içinde tarım alanındaki dehşet verici açığını kapattıktan sonra, komşularına ağırlığını hissettirmeye de başladı. En büyük kozu bilim alanındaki eski ve köklü geleneğindedir. Hindistan daha 1974 nükleer bir deneme geliştirmişti. O tarihten beri nükleer santraller ve gözlem uyduları teknolojisine egemen olmuş, 19897da da füze üretimi da yerini almıştır.

Hintliler geçen dönemin iki gücü karşısında belli bir özerklik elde etmeyi de başarmış. Bağlantısız bir ülke olarak eski SSCB ile arasındaki sağlam işbirliğinden ve ABD, Fransa veya İngiltere ile silah sanayii alanındaki ilişkilerinin güçlenmesinden haklı olarak övünç duymuştur. Hindistan’ın askerî bütçesi GSMH’nin yüzde 2,9’unu (1991, dünyada 10.) oluşturmaktadır ve Yeni Delhi 1980’lerin başından beri ordularının donanımında dikkate değer bir ilerleme sağlamıştır. Hava kuvvetleri Sovyetler’in ultramodern Mig 29 avcı uçaklarıyla, deniz kuvvetleriyse, ilk nükleer denizaltılarla -Sovyet yapımı- donanmıştır.

Hindistan’ın askerî gücündeki artış komşularını kaygılandırmaktadır. Sri Lanka’ya (1987’den itibaren) ve Maldivlefe (1988’de) yapılan müdahaleler, Yeni Delhi’nin Hint Okyanusu’nun «jandarması » rolünü üstlenme isteğinin açık bir göstergesi olarak değerlendirilmiştir. Kuzeyde, Hindistan’ın geleneksel kagalılarıyla olan uyuşmazlıkları her zamanki gibi devam etmektedir. Siaçen Buzulu için yürütülen mücadelenin sürüp gittiği Keşrnir sorunu başta olmak üzere, Pakistan ile rekabeti hâlâ canlılığını korumaktadır. Çin ile olan sınır anlaşmazlığı, iki ülke arasında tartışma konusu olan Arunaçal Pradeş’in 1986’da Hint Birliği’ne katılmasıyla daha da ağırlaşmıştır. Bangladeş sürekli baskılarına hedef olmaktadır. 1989’da Nepal’e uygulanan ekonomik abluka Hindistan’ın dış politikasında güç kullanmaya hazır olduğunu düşündürmüştür. SSCB’nin dağılmasıyla güvenilir bir destekçinin yitirilmesi sonucu Hindistan, yeni bağımsız cumhuriyetlerle ilişkiler kurma yoluna girmiştir. ABD ile de bağlantılar kurulmuş ve iki ülke ortak askerî tatbikatlar düzenlemiştir (1992).

Kampuçya Sorunu

Kampuçya’daki çatışmalara son vermeyi amaçlayan uluslararası konferans nihayet 1989’da, Paris’te toplandı. Konferans Kampuçya’da yaşanan dramın başrol oyuncularını ilk defa biraraya getirdi: Prens Norodom Sihanuk, Vietnam işgal -kuvvetlerinin desteklediği hükümet başkanı Hun Sen, ülkedeki sağ güçlerin temsilcisi Son Sann ve Çin tarafından desteklenen Kızıl Khmerler’in lideri Khieu Samphan.

Vietnam kuvvetlerinin çekilmesinden sonra ülkedeki en önemli anlaşmazlık konusu Kızıl Khmerler’in barışa kavuşmuş olan Kampuçya’daki konumu üzerinde süregiden tartışmadır. Kızıl Khmerler 1975’ten 1978 sonuna kadar süren iktidarları sırasında yaşanan büyük katliamlardan sorumlu tutulmaktadır. Kızıl Khmerler’in mahkûm e-dilmesi konusunda herkes fikir birliği içindedir, ama bu kuvvetler Kampuçya’daki muhalefet içinde başlıca silahlı kuvvet durumunu korumaktadır. Bu yüzden Vietnam yanlısı Phnom Penh rejimi karşısında Batılı güçlerin, özellikle de Prens Sihanuk’un can sıkıcı ama vazgeçilmez müttefiki durumuna gelmişlerdir ve Çinli yöneticilerden yoğun bir destek görmektedirler. Göz kamaştıncı Çin-Sovyet yakınlaşması (1989) bir yandan SSCB’nin müttefiki ve müşterisi Vietnam, öte yanda Çin tarafından desteklenen Kampuçyalı taraflar arasında diyalog yolunu açacak gibi görünmüştü. SSCB Kampuçya batağından çekilmesi için Hanoi üzerine ağırlığını koymuş, ama öte yanda Kızıl Khmerler banşçı bir çözüm ilkesini -Çin’in baskısıyla- kabul ettikten sonra (1991) yeniden mücadeleye başlamıştı. BM yardımıyla Paris Konferansı şartlarına uymaları sağlanmaya çalışıldı. Bu arada Vietnam, Laos ve Kampuçya yönetimleri kanayan ekono-rnüerini ayağa kaldırabilmek için bölgenin diğer devletlerine a-çılmaya ve Batı’dan yardım almaya çalışmaktadır. ABD, 16 yıldır uyguladığı ambargoyu 1992’de kaldırmıştır. Hatta piyasa ekonomisinden ve Uzakdoğu Kaplanları’nınkine benzer başarılardan söz edilmektedir.

Çin, Harekete Geçirilemeyen Güç

Tian’anmen Meydanı’nda 1989 yazında başlayan, demokratik öğrenci hareketinin ezilmesi, Çin’de siyasî bütünlüğün sürdürülmesi için gerekli olan merkeziyetçilikle dış dünyaya açılma arasındaki geleneksel çatışmanın yeni bir safhasıdır. Bu açılma olmadığı takdirde bu yaşlı devlet köhneleşmeme tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır. Ama dışarıdan gelen her yenilikde, nazik yönetim mekanizmasını tehdit etmektedir. Çin yüzyıllardan beri sürekli olarak parçalanma tehdidi altında yaşar. Merkezî otorite ne zaman zayıflasa « savaş ağalarının » yönettiği özerkliğini elde etmiş eyaletler hayaleti yeniden belirmiştir Despotluk – « aydın » veya değil- bölgesel toplulukları ve çoğunlukla farklı kültürleri temsil eden, çok sayıda etnik gruptan oluşan böylesine büyük bir insan kitlesini bir arada tutabilecek tek araç olarak görünmektedir.

Bununla birlikte Çin dünyanın dışında kalamaz. Dış dünyayla ilişkilere hükmedebilmek, dış

dünyanın güç öğelerinin Çin gerçeğine uyumunu sağlamak da hayatî bir zorunluluktur. Ancak bu « yabancı » öğeler geleneksel iktidarın temellerini dinamitleyebilir. Ve geçmişin büyük imparatorluklarının, doğrudan mirasçısı olan komünist rejim bu ikilemi aşamamıştır. Deng Xiaoping tarafından başlatılan büyük reformlar da gelip bu engele çarptı. Bireylere ve topluluklara daha fazla özerklik veren ekonomik liberalleşmeyle iktidarın merkeziyetçiliğine dokunmayı reddeden anlayış arasındaki gerilim çok kuvvetliydi. Üstün gelen bir kere daha, kurulu düzene ve millî birliğe bağlılık oldu.

Jeopolitik konumunun esiri olan Çin, etkin ve sürekli bir dış politika izleyememektedir. Gücü eylemsizliğin gücüdür. Üstelik nüfusunun ve topraklarının büyüklüğü, bölgesel denge içinde bir « rahatsızlık » unsuru olmasına yol açmaktadır.