Ege dünyası

M.Ö. 4000 yılında Ege dünyası Neolitik Çağ’a girmiştir. İnsanoğlu doğaya egemen imayı öğrenmiştir. Hayvanları evcilleştirmiş, ziraatçi olmuş ve çok sayıda evin bir araya toplandığı büyük köyler kurmuştur. Bu yeni uygulamaları ona Doğu’dan gelen göçmen halklar getirmiştir. Çünkü, Mısır uygarlığı gibi Doğu uygarlıkları bu devrimi binlerce yıl önce yaşamışlardı! Egeliler daha Tarihöncesi’ni yaşarlarken Mısırlılar ve Doğulu halklar yazıyı öğrenmişler ve ileri düzeyde toplumsal, ekonomik, siyasal örgütlenmeyi çoktan başarmışlardı!

Cağımızdan 3200 yıl önce Ege dünyasına maden işlemeyi getiren de göçmen gruplar olmuştur. Bu göçmen gruplar Anadolu platosunu geçerek arkeologların, ticaret kavşağı olarak oynadığı role dikkatleri çektikleri Troya kentine gelmişlerdir. Buradan Ege Denizi adalarına j geçmişlerdir. İlk kez Kyklad Adaları, Tunç Çağı adı verilen i^maden çağma girmiştir. Önceleri yalnızca bakır çalışan zanaatçılar sonraları alaşım tekniğinde ustalaşmışlar ve tunç elde etmek için bakıra kalay katmayı öğrenmişlerdir. Bundan sonra hançer, mızrak uçları ve günlük yaşam tarzını değiştiren araç gereç üretebilmişlerdir. Ayrıca, çok sevdikleri bir malzemeyi, mermeri! de çalışmışlardır. Kyklad Adaları, mermer “bloklarının” çıkarıldığı merkez olmuştur; mermeri yontan ve cilalayan zanaatçıların bitip tükenmek bilmeyen sabrının sonucunda küçük heykelcikler ve çeşitli biçimlerde vazolar doğmuştur.

Kyklad Adalarındaki mezarlarda ve evlerde çok sayıda nesne bulunmuştur. Burada yazı henüz bilinmemesine karşın parlak bir uygarlık gelişmiştir. Kyklad Adalarında inanışları, dini ve toplumun örgütlenme biçimini öğrenebileceğimiz hiçbir yazılı belge yoktur. Arkeologlar, bu durumda buldukları nesnelerin doğasını ve işlevini araştırmışlardır. İçinde çok sayıda madeni içki kabı bulunan pişmiş toprak vazolar ne düşündürmektedir? Bazı dinsel uygulamalarla bağlantısı var mıdır? Kyklad halkı hangi tanrılara dua ederdi? Doğanın kaprislerine boyun eğen halk hiçbir zaman öğrenilemeyecek korkunç bir tanrıyı yatıştırmayı düşünmüş ve hasat mevsimi başladığında toplanan ilk tahıl taneciklerini palamutların içinde saklayıp ürünü artırmaya mı çalışmıştı?

Knossos

Girit’te bulunan Knossos Sara’yı, en parlak dönemini M.Ö. 1600-1400 yıllan arasında yaşamıştır. Saray, 150 metre uzunluğunda, 100 metre genişliğinde bir yapı topluluğundan oluşur. Girit’teki tüm saraylar gibi, bir avlunun çevresinde en başta külte ayrılanlar olmak üzere en önemli mekânlar yer ılır. Girit’te tapmaklar yoktu, tanrılara mağaralarda, açık havada ya da saraylarda tapınırlardı. Saraylar da surlarla korunmazdı. Mikenler’de ise farklıdır. Girit saraylarının içlerindeki bezemeler çok neşelidir. Fresklerde tören alayları, dinsel şölenler ya da kimi kez yunus balıklan ve bataklıklarda yaban kazlanmn betimlendiği doğadan sahneler yer alır.

Minos uygarlığı

Kyklad Adaları’na oranla biraz daha farklı olan Girit uygarlığı, Tunç Çağı’nda mitolojik kral Minos’un anısına aynı adla anılan üç evre ^yaşamıştır. Adanın coğrafî konumu nedeniyle Minos Dönemimde (M.Ö. 2700-2000) Yakındoğu ile ilişkiler kurulmuştur. Minos halkı birçok tekniği başlatmıştır: Taş vazolar, mühürler, altın nesneler. Büyük merkezler, adanın doğusunda yer alıyordu. Mokhlos yerleşim alanı bu konuda dikkate değer kanıtlar sunar.

Orta Minos Dönemi’nde (M.Ö. 2000-1750) takas yoluyla ticaret gelişmiş ve Girit olağanüstü bir ilerleme kaydetmiştir. Knossos, Malia ve Phaistos’ta yapı topluluklarını içeren bir plana göre yapılan saraylar Minos uygarlığının dinamizmini kanıtlar. Sanatçılar .. “dua eder” durumda, ellerini göğsünde kavuşturmuş pişmiş toprak heykelcikler yapmışlardır. Bu heykellerde sanatçıları, \ benzerlikten çok desenin dış çizgileri İr\ ilgilendirmiştir. Minos halkı büyük boyda heykeller yapmamakla birlikte küçük nesnelerde olağanüstü başarılıydılar.

Yıkıma uğramış saraylar Geç Minos Dönemi’nden (M.Ö. 1750-1400) başlayarak onarılmış, genişletilmiş, değiştirilmiştir. Mısır’da On Sekizinci Hanedan’m hüküm sürdüğü bu tarihler Girit’in yükselme dönemi olmuştur. Duvarları bezeyen fresklerde Mısır örnekleri ile bazı benzerlikler göze çarpar: Gölge ve perspektif yoktur, kadınların teni beyaz, erkeklerinki ise kahverengidir. Bu resimler yalnızca dekoratif amaçlı değildir; dinsel bir anlamı da vardır. M.Ö. 1450 yılından başlayarak Mikenler’in Knossos’u ele geçirmeye başladıkları sanılmaktadır. Böyle düşünülmesinin nedeni belki de, vazoların ve yüzüklerin üzerinde bulunan bezeyici motiflerde stilizasyonun giderek artmasıdır. Doğanın birebir gösterilmesi, düzen ve görkem karşısında geçerliliğini yitirmiştir. M.Ö. 1400’de ise Knossos Sarayı terk edilmiştir.

Thera felaketi

Bugün Santorini adı verilen Kyklad Adalan’ndan biri olan Thera Adası M.Ö. 1600-1500 arasında gelişme kaydetmiş ve Girit’tekiyle karşılaştırılabilecek bir uygarlık düzeyine gelmiştir. Burada yaşam huzurluydu; insanlar rahat evlerinde tarım, hayvancılık, balıkçılık ve komşularıyla yaptıkları ticarette geçiniyorlardı.

Ancak Thera volkanik bir adaydı. İlk ciddi uyan burada yaşayan insanları hemen adadan ayrılmak zorunda bırakmıştır. Uzun bir yatışma süresinin verdiği güvenle bazıları depremde bir bölümü yıkılmış olan kentlerini onarmak amacıyla Thera’ya dönmüştür. Yıkıntılar kaldırılmış, surlar ve evler sağlamlaştırmıştır… Bu sırada volkan görünüşte uykudadır! Ne ki, halk burada yaşamaya başladığında bir patlamanın avı olmuş ve bu kez hiçbiri geri dönememiştir. Büyük bir hızla kaçarlarken ancak çok önemli eşyalarını alabilmişlerdir. Günlük kullandıkları eşyalarını evlerinde bırakmışlardır: Tahıl değirmeni, dokumada kullanılan iplikleri tarttıkları el kantarları, araç gereç, mutfak eşyaları. Son felaket, M.Ö. 1500’de olmuştur. Yanardağ tamamıyla patlamıştır. Adanın orta bölümü sulara gömülmüş ve Akrotiri metrelerce yükseklikte kül ve sünger taşının altında kalmıştır.

Küller altında kalan Akrotiri’de yürütülen görülmeye değer kazılar sayesinde Thera JLmgizlerini bize açmıştır. Burada bulunan bazı nesneler Girit uygarlığının etkisinde kalındığını kanıtlamaktadır. Diğerleri ise Giritli sanatçılar gibi düşsel bir doğa betimlemeden Thera halkının özgürlüğünün altını çizmektedir. Yunus balıklan, kırlangıçları, safran çiçekleri ya da üzüm salkımları gerçekdışı bir doğa görünümüne ait değildir. Doğa, vazoların gövdesine yalın biçimde uyarlanmıştır.

Mikenler

Tunç Çağı’nm son evresinde (M.Ö. 1600-1100) Akdeniz dünyasının en parlak uygarlıklarından biri, Miken uygarlığı olmuştur. Bu ilerlemenin nedenlerinden biri ticarettir. Bu, çizgi yazısı B tabletlerinden de anlaşıldığı gibi karmaşık bir yönetimi olan, iyi örgütlenmiş bir toplumdu. Buna köprüler, kaleler, “tholos” mezarlar (yuvarlak mezarlar) yapılmasına ayrıca sulamanın ve bataklıklardan yararlanılmasına olanak sağlayan çok ileri düzeyde bir tekniği ekleyebiliriz. Başlangıçta Mikenler sanatsal ve dinsel açıdan Girit’ten esinlemeler bile, bazı nitelikleri kendilerine özgüdür. Birlikte güçlü ve düzenli yaşamayı seviyorlardı. Savaşçı doğaları, silahlarından ve kendilerine mezarlarında eşlik eden donanımlardan anlaşılmaktadır.

M.Ö.1500–1300 yıllarının yükselişini bir çalkantı dönemi izlemiştir. Karada tahkimat yeniden güçlendirilmiştir. Denizde ise Deniz Kavimleri, Mikenler ile Yakındoğu arasındaki takas yoluyla ticareti engellemiştir. Troya kuşatmasından (M.Ö. 1184) sonra ülkede birbiri ardına saldırılar ve doğal yıkımlar yaşanmıştır. Büyük merkezler yıkılmış ve bütün bölgeler gerilemiştir. M.Ö. 1050’de Demir Çağı başlamıştır. Ancak Atina gibi yıkımlardan kurtulan kentler üçyüz yıl süren bir durgunluk dönemi geçirdikten sonra yeniden doğmuştur. Mikenler’in yollarından yararlanan insanlar Doğu ile yeniden ilişkiler kurmuşlardır.

Homeros’un Delisi

Heinrich Schliemann adlı zengin bir Alman yaşamını Troya’yı bulmaya adamıştır Homeros’un bu yorulmak bilmez arkeoloji tutkunu okuru, İlyada’dan yola çıkarak yenik düşen kentin kalıntılarını aramıştır. Schliemann’m çalınmalarına dek Yunan tarihi M.O. 776’da, İlk olimpiyat oyunlarıyla başlıyordu. Heinrich ve Sophie Schliemann Anadolu’nun kuzeyinde, Troya kentinin kurulduğu Hisarlık Tepesi’ni kazmak için hem servetlerini, hem de zamanlarım harcamışlardır. Birbiri ardına kurulan yerleşmeleri unutulmuşluktan kurtarmışlardır. Ancak Priamos’un sarayını ve hazinesini bulduktan sonra kazılara bir süre ara vereceklerdi. Bu Homeros “delileri” Miken ve Orkhomenos yerleşmelerini de aynı tutkuyla kazacaklardı. Ardılları Cari Blegen onların izinden giderek sonunda, on yıl boyunca karşı karşıya gelen Troyalılar ile Yunanlılar’ın kanlı savaşlanna sahne olan “Homeros’un Troya’smı” gün ışığına çıkaracaktı.