12 Dakikada Eğitimi Yeniden Düşünmek

İzlemiş olma ihtimaliniz yüksek. Eğitimle ilgili kısacık iki tane kısa film:

Alike (yabancı) ve Sonuç (yerli).

İkisi toplam 12 dakika. İzledikten sonra “biz ne yapıyormuşuz?” sorusunu sorduruyorsa sanırım uykularımızın kaçması gerekiyor artık.

Gerekçeleri, bahaneleri, sistemleri, fiziki ve eğitsel şartları, özel yaşamımızın zorluklarını vs vs.lerin kıskacından kurtulup yeni baştan düşünmek gerek. Beyaz bir sayfa, yeni bir güneş ya da bir umut.

Bunu yapmamız gerek çünkü hepimizin nefes alması gerekir artık.

Zaman alacak, yoracak, sancı çektirecek ancak dönüşüm sürecinden sonra hepimizin gülümsemesinin değeri sanırım ölçülemez. Hele ki mutlu çocukların oluşturacağı bir yarında.

Filmleri izlediyseniz başlayalım.

Her şeyi öğretmek zorunda değiliz Hem gerek yok hem imkansız. Salisede bile yığınla bilgi üretiliyor. Binlerce üniversite, milyonlarca kitap, yüzbinlerce internet sitesi ve dahasının var olduğu günümüzde bilginin sınırı artık izafi olarak sınırsız. Yeterince kağıdımız, mürekkebimiz, sanal veri tabanlarımız, somut belleklerimiz var yani artık bundan yüzlerce yıl önceki şartların düşünüsü ile hareket edip bir şeylere ezberletmeyi bırakmamız şart. İlla bir şeyler öğretilecekse bu insan olmanın gereği olan temel insani değerler, yaşayışlar ve doğaya karşı bilinçli durumlar için gerekli olanlar öğretilmelidir.

Okuma yazma ayrı okuryazarlık ayrı Okuma yazma becerisi birinci sınıfta birkaç ayda kazandırılacak bir eylemdir. Ne eksik ne fazla. Doğru yöntem ve davranışla sadece birkaç ay! Ancak okuryazarlık dediğimiz kavram okuduğunu anlama, yorumlama, dönüştürme, açımlama, ekleme/çıkarma, yeniden üretme gibi daha yoğun bilişsel emek gerektiren bir süreç. Kazandırılması/kazanılması uzun zaman dilimleri isteyen ancak kazanıldığında nitelikli bir bireyin oluşmasına katkı sağlayan bir kazanım olacak. Düşünen üreten, kendisi, toplumu ve ülkesi için problem çözme beceri olan ve artı değer yaratan bireylerin oluşması bu şekilde sağlanabilir. Bunu sağlamak için öncelikle haftada neredeyse kırk saate ulaşan ders süresini azaltma, çocukların dinleneceği, okulda öğrendiği esnek konu üzerine düşüneceği, bunlara ekleme yapacağı zamanlar yaratmak gerekir. Yorgun öğrencinin okuldaki basit içerikteki dersleri algılamasının önündeki engel budur. Hem dediğimiz gibi: Öğretilecek şeylerin sonu yok!

Çoktan seçmeli etkinlikler ve sınavlar neden kötü Düşünme yeteneğini yok ediyor. Kesinlikle böyle. Etrafınızda ya da kendinizin bebeği varsa daha birkaç aylıkken gözlem yeteneğinin, etrafındaki nesneleri ve bireyleri inceleme isteğini ya da karşılaştığı bir engeli nasıl kendi becerileriyle aştığını ve yılmadan amacına ulaşmak isteğine şahit olmuşsunuzdur. Peki ne oluyor da bu çocuk daha on yaşına gelmeden üşengeç, bıkkın, meraklı yönü sinmiş ve anne babasının yardımı olmadan bir işi başaramama durumuna geliyor? Bunu kuşkusuz eğitim anlayışımıza bağlayabiliriz. İşte testin kendisi ve zihniyeti öğrencinin doğuştan gelen tüm yetenekleri sadece A-B-C-D’ye indirgemekte. Başka bir şeye yer bırakmayan, kısırlaştırıcı ve erozyona uğratan bir yöntem! Hala kurtuluş yok zira sonrasında koca ama vasıfsız bir E de yapışıyor ardıllara.

Test: Ucuz, pratik, hızlı, net, nesnel peki ama 18.000.000 öğrencinin düşünebilme yeteneği? Testin bize sağladıkları gerçekten takdire şayan: Konforlu ve berrak bir ölçme aracı. Peki ama neyi ölçüyor? Resim yeteğini mi, soyut düşünebilmeyi, problem çözmeyi, nitelikli metin yazarlığını mı, çevresel algılama ve çözümlemeyi mi, insani değerlerin uygulayışını mı? Yoksa test tekniği aslında bir şeyi ölçemiyor mu? Yoksa biz testi öğrenciden çok kendi yararımız için mi kullanıyoruz? Basit bir taramayla ulaşılan, uygulaması ve değerlendirmesi kolay, şaibeye yer bırakmayan puanlaması ve öğrencinin itirazlarını yok edecek bir sınav ama ya öğrenciden alıp yok ettiği insan olmaya has düşünme ve konuşma pratiği? Sanırım bu konu üzerine çokça kafa yormak gerek.

Öğrencilerin beyni boş değil ve öğrenciler cahil değil Yoksa siz birinin cahilliğini soru sorduğunuzda bülbül gibi şakımasıyla mı ölçüyorsunuz? Sahip olduğu diplomalar, bildiği yabancı diller, şaşalı edebiyat cümleleriyle mi? Şayet tanımlamanız buysa bunu yıkmanız iyi olur çünkü bunlar eski eğitim tanımaları. Yaşam pratiği, sağduyusu, öngörüsü, problem çözme becerisi ve iletişim yönü gelişkin ama formal eğitim süreçlerinden geçmemiş bireyleri hangi kategoriye koyacaksınız? Ya da dünyada kült olmuş yazar ve milyon kere saygı uyandırtan bilim insanlarının kaç tanesi diplomalı? Daha dası onlar harikalar yaratırken okul var mıydı? Bu anlayışı bırakalım. Sizi baktığınız bir sınıf dolusu minik aslında enlemleri boylamları, periyodik tablosu, eki kökü, üslüyü köklüyü ezberleyerek bir yere varamaz. Varamıyoruz. Üretemiyoruz. Dünyanın bilgisel yükünü onların kafasına sokmaya çalışarak ülkenin kaynaklarını, emeğini, isteiğini ve daha da kötüsü geleceğini heba ediyoruz. Çocuklara boş beyin gözüyle değil de yaratıcılık için bulunmaz nimet olarak baktığımızda bir şeyler değişir. Neyi mi yaratır? Belki de yeni Teslalar!

Çocukların düşünmesini engellemeyin Saçma mı geldi? Gelmiştir. Çünkü şuna eminim ki biz hiçbir eğitimci bunu yapmıyoruz. Peki neden bu başlık? Cevap: Farkında olmadan yapıyoruz. Koyduğumuz kurallar, yaptığımız etkinlikler, seçtiğimiz kitaplar, söylediğimiz sözler, söylemediğimiz sözler, sınav türlerimiz bunu tıkır tıkır yapıyor. Yoksa hiçbirimizin “düşünmeyin” demediğine eminim çünkü böyle bir kıyımı kimse yapmaz. Niteliksiz kitabın, etkinliğin, sınavın, iletişimin öğrenciyi her geçen gün körelttiğini ve bir süre sonra bağımlı kişilikler yarattığının farkına varalım. Okula yalnız gidemeyen, ödevini yapamayan, öz becelerilerini yerine getiremeyen, sorun çözmekten çok sorun yaratan çocuklarımızın genetiği böyle değil kuşkusuz çünkü çoğrafyamız böyle değildi. Peki neden?

Ödev verilmese ne olur? Kıyamet kopmaz ve işler daha kötüye gitmez. Ödev dediğimiz okulda zar zor anlatıp evde hadi bundan dahasını yapın dediklerimiz değil mi? Ya da yarın ki konuya hazırlık veyahut dünkü konuyu tekrar? Hep durağan, sıkıcı. Peki her geçen an değişen ya da gelişen (bu görecelidir) dünyaya ayak uydurup gereklilikleri yaratma anını ne zaman yakalayacağız. Hep 150 yıl geriden (çünkü Prusya eğitim anlayışını kullanıyoruz hala) mi geleceğiz eğitsellikte? Hiç mi ödev verilmeyecek? Verilir ama bu örneklemden değil. Aynı şeyin tekrarını istemek sadece bizi geriye götürür. Bilişsel yönü geliştirici, çözüm getirici ödevler verilir elbet. Gerekiyorsa çocuk aylarca uğraşsın, uykuları kaçsın ama o ödev bittiğinde çocuktaa bir değişim olsun. Şimdi yahu, küçücük basit ödevleri bile yapamazken bunu mu yapacak sorularınıza yanıtım: Acaba eğitsel süreçlerde onun merak ve sorgulama yeteneğini biz farkında olmadan mı öldürdük?

100 çocuk 101 yetenekle gelir ama mezunuyette sonuç: 1 çeşit (doktor oldun mu?) Üç tarafımız denizlerle çevrili, onlarca göl ve akarsuyumuz, binlerce havuzumuz var ama yüzme alanında yokuz. Her yıl milyonlarca öğrenci mezun ediyoruz ama nitelikli yazar sayımız gittikçe düşüyor vs vs. O zaman biz doğuştan gelen yetenekleri geliştirip bir noktaya eriştiremiyor muyuz? Neden en zekilerimiz sanat, kültür, spor ya da toplum bilimciliğe yönlendirmiyoruz da doktor olsun diyoruz? En zekileri sınavsız alıp öğretmen yapsak daha nitelikli eğitim süreçleri yaratmaz mıyız? Tamam sağlık önemli, öncelikli ve şarttır ama doktorluğa gönderdiğimiz öğrenci ile kütüphaneciliğe gönderdiğimiz öğrenciyi bu bölümlere göndermeden hemen önce neden aynı müfredattan geçiyor? Yoksa biz sadece ezberlettirip bireyleri aslında yeteneğe ve ilgiye göre değil de toplumsal prestije göre mi yolluyoruz? Peki toplumun normları eğitim gibi bilimsellik gerektiren bir alanda doğru karar verdirici mi?

Oyunları küçümsemeyin! Oyunla eğitim/öğretim o kadar muazzam ki bunu nitelikli bir eğitsel programla okullara dahil edebilirsek ortaya çığır açıcı sonuçlar çıkacak. Çocuğun eğlendiği, zorlandığı, yardımlaştığı, fikir ürettiği, yenilip galip geldiği, üzüldüğü, teselli ettiği… tüm bunları tek elden yapabilen başka bir şey var mı?

Bu kadar yeter Konu çok, başlık çok; okuma sabrı ve isteği az! Çünkü kendimiz bile kendimizin kurbanıyız! Okumaya ve fikirleşmeye üşengeciz! Bu yazının dilini ve içeriğini beğenmeyenlerimiz olacaktır. Haktır, görecelidir. Ancak şayet öğretmenlerimiz ve öğrencilerimiz ve bunlarla ilintili olanlar mutlu değilse az buçuk vardır bir doğrusu…

Emekle, sevgiyle, üretmeyle..

Aydın MERAL
15 Ocak 2018