Tanrı 1.000.000’dur

“Mısırlılar hiyeroglif biçimli rakamları icat etti. Bunları anıt taşların, binaların üzerine kazıyor ya da papirüs yapraklarına çiziyorlardı. 1 rakamı yatay çizgi temsil ederdi; 10’u kulplu sepet, 100’ü kıvvrak ip, 1000’i lotus çiçeği, 10 tane 1000’i kalkık parmak, 100 tane 1000’i kurbağa yavrusu, 1.000.000’u ise Tanrı..
(Matematik Budur, NTV Yayınları, 2015, Sayfa 16)

Bu kitabı bir Türkçe öğretmeni olarak meraktan aldım. Zira dil kullanımı, gelişimi ve pratiği matematikle ilintilidir. Birbirini besleyen bu iki alan kullanıldıkça çoğalan çoğaldıkça ilişkisel bağların arttığı bir ortaklıkta meraktan alınan bir kitap. Basit anlatım, sade görseller ve bir çırpıda biten bir kitap ama bittikten sonraki etki tabu yıkıcı. En azından bende oluşturduğu bu. Matematiğin gelişimini yine matematiksel örnekler açıklayan bu kitap, bizdeki matematik eğitiminin ne (ve aslında dil derslerinin) denli işin bağlamından koparıp ezbere, teste, zorlaştırmaya ve tüm bunların sonucunda öğrencide matematik korkusu, soğukluğu ve uzaklaşması yarattığını fark ettirmeyi başarabilir.

Karşı çıkacaklarımız illa olacaktır bu eleştirilere ancak tüm ülkenin matematik yeteneği toptan kötü olamaz ya?

Bu kadar gelişimi, yönteme ve ders sürelerine rağmen temel matematiğin istenilen düzeyde olmaması sanırım bizim Eski Mısır, Arap ya da Hintlilerden daha az matematiksel becereyi sahip olduğumuza yormamalı.

O zaman yanlış yapılan bir şey var.

Matematik öğretimi! Burada faturaya matematik öğretmenlerine kesmek yanlışlar silsilesinin ilki olur zira hangi branş olursa olsun sahip olduğu eğitim birikimli bir kültür yapısıyla oluşur. Öğretmenin üniversitedeki hocası, hocasının öğretmeni, öğretmenin hocası… Bu ardıllık bir fraktala benzetilebilir: Bütüne benzeyen parçalar…

Biz, matematiği günlük uygulanırlığından kopardık.

Sayıların, denklemlerin, bileşenlerin, formüllerin çıkışını vb. oluşum öyküsünden koparıp salt son aşaması olan ve aslında matematik ruhundan soyutlanan formüllere sığdırdık. İşin zevkini, akış yönünü bir kenara bırakıp kısa yollara başvurduk.

Mesela kitabı okumasaydım 3-4-5 üçgenin duvar ustalarıyla ilgili olduğunu; bir akar suyun kaynağı ile denize dökülen yer arasındaki kuşuçusu uzaklığın Pi sayısına yakın olduğu gibi şaşırtıcı bilgiler var.

Hep bir bağlantılar yumağı: Matematiğin, fennin, tarihin, coğrafyanın ve dillerin aslında aynı potadan çıktığını gösteriyor.

O zaman biz eğitim yöntemlerimizle tam olarak bir zihin parçalaması yaptığımız görünür oluyor.

Sözelcinin sayısal yapamayacağı ve daha kötüsü gerçekten yapmadığı başka bir toprak parçası var mı yer yüzünde? Varsa da onların da yanlış yaptığı söylenemez mi?

Binlerce yıllık matematik birikimin, kimi zaman çarpım tablosuna indirgendiği (aynı şey kimi zaman fende periyodik tabloya, Türkçede fiilimsilere, coğrafyada dağ ova ezberlemeye), aslında problem çözme (kastedilen matematikteki işçi-havuz, hız, yaş problemleri değil) becerisi, yeni yol bulma, soyut düşünebilme yeteneği, beyinsel sinirlerin ilişkisel artımı gibi ufuk açıcı yönlerde kullanılması gerekirken işin sadece lise ve üniversite sınavındaki konulara/zihniyete indirgendiği bir matematik kültürü sadece ve sadece birkaç şıkka ve ezberlenip unutulan formüllere bırakır kendini. Binlerce saat işlenip hala bu sınavlardaki test ortalamalarını düşük olması aslında ezberi ve kısa yolların bile ezber ve kısa yol gerektiren durumlara merhem olamadığı ortada.

Renklerinden koparılan bir matematik griden başka ne olabilir ki?

Çoğumuzun gerekçesi hazırdır belki: Sınav sistemi bize buna sevk ediyor. Velev ki bunu kabul edelim. O zaman sınav sisteminin nitelikli ve işlevsel olmasını mı bekleyeceğiz?

Bu zaman kaybına yol açmaz mı?

Hepimiz, kendimizden başlayarak pencere kenarındaki saksıları sulamaya başlayalım.

Bunu yapmamız gerek. Madem çiçeği dünya büyüklüğündeki topraktan koparıp küçücük saksıya sıkıştırdık, buna bakmaya da biz yükümlüyüz. Matematik, korkulacak bir alan değildir.

Bunu öğrencilere göstermemiz gerekir ama “matematik zor değildir” diyerek değil.

Peki nasıl?

Matematiği bilerek!

Matematik bilmiyor muyuz?

Biliyor muyuz?

Kitaptan bir öykücükle bitireyim: “Bazı sayılar sonsuz olmasa da çok ama çok büyüktür. Düşünülmeyecek, göz önüne getirilmeyecek kadar büyük. Örneğin Gogol adı verilen sayıda birden sonra tam 100 sıfır var. Ona bu adı veren, büyük sayıların adlarında hep “ilyo” ekinin kullanılmasından sıkılan matematikçi Edward Kastner. Bu adı ona öneren de, bir isim uydur dediği ve ‘Gogol’ cevabı veren dokuz yaşındaki yeğeni. Google arama motoru da bu 100 sıfırlı isimden esinlenmiştir.”

Matematik önemlidir.

Bir Altın Oran güzelliği kadar.

Bir Pi kadar mutlak.

Emekle, umutla, matematikle…

Kimler Neler Demiş?

avatar
  Abonelik  
Bildir